Paranoyaklıkla Temkinli Olmak Arasındaki İnce Çizgi

Paranoyaklıkla Temkinli Olmak Arasındaki İnce Çizgi

Yazan: Pınar

Ben çocuklarımın güvenliği ve sağlığı söz konusu olduğunda etrafımdaki kişiler tarafından paranoyak olmakla tenkit edilen bir anneyim. “Yoo hiç de paranoyak değilim” demiyorum, aslında biraz anlamaya çalışıyorum kendimi ve davranışlarımı. Bu esnada da bol bol geçmişime kendi çocukluğuma dönerken buluyorum kendimi.  Kendi geçmişime bakınca çoğunlukla zevkli, özgür ama bir o kadar da tehlikelerle dolu bir çocukluk hatırlıyorum aslında.

Bu özgürlük içinde denediklerim ve yaptıklarım aklıma geliyor, şimdi okuyunca annemin de kalbine inecek; kendi çocuklarımı asla benim yaptıklarımı yaparken hayal edemiyorum. Bitmemiş inşaatlarda oyun oynamak, inşaat katlarından kum tepelerine atlamak, motorların bilmem kaçıncı katından balıklama suya dalma denemeleri, çok küçükten itibaren denizde denediğim her türlü şaklabanlıklar ve geçirdiğim boğulma tehlikeleri, bacaklarımdan hiç eksik olmayan yaralar bereler, sokak kedi ve köpekleri ile çok yakın münasebetler, tabiiki kasksız, dizliksiz her türlü bisiklet, paten denemeleri. Bazen diyorum “tesadüfen” mi hayatta kaldık, yoksa olması gereken buydu da bizim nesil mi ebeveynliği çok abartıyor?

Kendim hiç de çıtkırıldım bir kız olarak büyümedim ama oldukça çıtkırıldım iki tane kız yetiştiriyor olma ihtimalim yüksek. İnsanların çıtkırıldım kızlarla pek o kadar derdi yok ama iki kızımın üstüne bir de çıtkırıldım oğlan olma ihtimali de olunca daha fazla batıyor göze (hoş, umurumda değil bu ayrımcılık ama). Aslında çıtkırıldım lafını temkinli ile değiştirmeli mi? Çocuklarımdan hiçbiri küçük oğlum bile iyice ölçüp tartmadan saçma sapan bir yerden atlamıyor. Bu durumda iyi mi bu, kötü mü?

Göze batması değil derdim de, bunun sınırı ne acaba diye düşünüp duruyorum. Yani güvenlik konusunda uzmanlar, doktorlar ne derse onu yapıyorum aslında ki önlenebilir ev kazalarına maruz kalan çocuk istatistikleri de çok sinir bozucu. Üçü birden koştur koştur, zıplaya zıplaya taş şömineye doğru geliyorlarken şöminenin sivri yerlerini yastıkla kapamama kıl oluyor kocam. Yatakta zıplamalarını, boğuşmalı oyunlarını engellememi ya da “güvenli” olsun diye kurallar getirmemi abartı buluyor. Güvenli olunca çok sıkıcı da oluyor, zaten çoktan keyifleri de kaçmış oluyor. Ne zaman” iyi” deyip uyarılarımı içimde tutsam da illaki birşey oluyor. Hani şu çocukların şu kıkır kıkır harika gülme sesi ve arkasından gelen o can acıması ağlaması var ya, en büyük kabusum.

Yani bu temkinli olmak mı, kortuğumun başıma gelmesi mi, secret mı valla bilmiyorum. Ama varsa bir olasılık ve elimdeyse azaltmak, kaza olasılığını azaltmak istiyorum. Azaltmayınca içim içimi yiyor, üstüne de birşey olursa “iyi halt ettin kendinden başkasını dinledin” diye kendimi  yiyorum. Bisiklete binerken “kask takın” deyince  “ee sen taktın mı ki” oluyor. Emre scootera binerken bacaklarına dizlik kafasına kask -burada normal- ama yazın Türkiyede tek bir çocuk da görmedim, ne yapacağımı şaşırıyorum. Yani bir sürü çocuk arasında benimkini robot gibi korunaklı gülünç duruma düşürmek tabiki istemiyorum. Üstelik takmamak daha kolay. Türkiye’de üç çocuk için araba koltuğu falan organizasyonlarım da kinayeli kinayeli “ee Pınar’ın çocukları kıymetli” gibi yorumlar alıyor. Kıymetli tabii çocuklarım; her çocuk gibi çok kıymetli. Ayrıca Amerika’dan Türkiye’ye araba koltuksuz gelmek de daha kolay. Yani bu işin ortası nedir acaba?

Velhasıl ben bilemedim bu işi. Geçen gün ablalarının kolyesini deli gibi sallayan Emre’yi sallamaması için ikna edemedim, “uğraşsam da çocuğu yine bir sinir krizine mi soksam yoksa çayımı mı içsem” derken tam kafamda canlandırdığım gibi kolye gözüne girdi. Önemli birşey olmadı ama olabilirdi. Emre ablaları ile bağrış çağrış kapıları kapaya aça saklambaç, kovalamaç türü birşey oynarken “kapılarla oynamak yok” diye cırlamak benim de hoşuma gitmiyor ama cırlamadığım bir gün Emre’nin parmağı sıkıştı, ve kendimizi acilde bulduk. Ayrıca  çevremdeki erkeklerin hepsinin gözünün kenarında nadide bir yarılma izi vardır. Benim de kafamda var öyle bir delik.

”Secret, secret, iyi düşünürsen iyi olur”, “sakınan göze çöp batar”, “allah korusun, düşünme böyle şeyler”, “amaaan boşver canım”,”Avrupalılar, Amerikalılar çok abartıyor”… Bu mudur bu işin doğrusu, ah bir bilebilsem…

photo credit: sea turtle via photopin cc



2 Yorum

  1. Aynı çocukluğu yaşamışız sizinle, o inşaatlar ne kadar eğlenceliydi!! 5-6 yaşımdan itibaren tek başıma, sabah çıkardım evden hava kararınca bile dönmek istemezdim. Annem, “bana ara sıra görün” der, gerisini dert etmezdi. Şuan oğlumu düşününce benim için bu imkansız gibi. Düşmüş kalkmış çok dert etmiyorum çünkü şuanda gözümün önünde ne kadar çok düşerse o kadar iyi, kendini korumayı öğrenecek bu şekilde. Benim daha ziyade kaçırılma falan gibi korkularım var. 2.5 yaşında ve geçtğimiz yaz ne simit ne kolluk hiç birşeyi kabul ettiremedim denizde ve mecburen ben de tüm günü suda onunla beraber geçirdim. Merdivene koyduğumuz kapıları açmaya başlayınca, bıraktım öğrensin ama hep yanında bir yetişkinle.Sandalyeye çıkıp yüksekten birşeyler alıcak olunca sandalyenın sırtını dolaba dayaması gerektiğini öğrettim. Bunları yapacak bari risksiz yöntemlere alışşın diye düşündüm hep. Zor bu iş, kendine güvenmesini ve rahat olmasını istiyorum ama büyüdükçe daha da tehlikeli şeyler yaptıkça ne yapacağım hiç bilemiyorum…

    • Evet çok benziyor çocukluğumuz geçekten, annelerimizin lafı bile benziyormuş “arada gel görün”. Ya yabancılar, kaçırılma vs en sakat kısım zaten. O yüzden diyorum ya bu paranoya ile nasıl özgür bırakacağız, hem göüzmüz üzerlerinde. Gerçekten bu işin dengesini bulmak zor iş. Fazla belli etmeden alabildiğimiz önlemi alacağız da büyüdükçe zorlaşıyor.

Pin It on Pinterest

Share This