Direniş derken çocuklar kaynadı…

Direniş derken çocuklar kaynadı…

Yazan: Pınar

Tam 31 Mayıs’ta Türkiye’ye geldik. Üç çocuğum ve ben yalnızdık. Aksiliklerle dolu çok zor bir yolculuk geçirdik. Onca aksiliğe rağmen çocuklar iyiydi. Ne de olsa ufukta upuzun bir Türkiye tatili, kurduğumuz hayaller vardı.

Dayılarını  göreceklerdi. Koskoca bir yılda beraber geçirebilecekleri 5 değerli gün. Kız Kulesine gidecektik, bir de Topkapı Sarayına. Hiçbiri olamadı. Etrafta üzgün, endişeli büyükler, sokakta yürüyüşler… Başta onlar da katılıyordu. Sonra birden dışarıda, çevrelerinde olanlarla ilgilerini kestiler. Ne tencere, ne tava, sustular. Babaları zaten uzaktaydı; anneleri fiziksel olarak orada ama ruhu onlarla değildi kaç haftadır.

Arkaplan medya çok tehlikeli derdik ya buna inat haftalardır kaldığımız gittiğimiz her yerde televizyon hep açık. Bu sefer derdim diziler değil; bir elin parmaklarını geçmez haber kanallarına odaklanmış herkes. Ben de farklı durumda değilim ayrıca. Hep haber bekliyoruz. Ama neyseki çocuklar ilgilenmiyorlar, bakmıyorlar. Ellerinde iPad, top atsan duymazlar sanıyoruz. Bu sefer ellerinde iPad var diye dert de edinmiyorum çünkü bir nevi olağanüstü hal durumu.

İnternet ancak evin küçük bir alanında çektiğinden anneleri zaten fırsat buldukça kayıplarda, yanlarına geldiğinde oyun oynayacak ruhu yok. Hele 16 haziranda kendimi tutamayarak “gerçekten bugün çok kötü bir gün eğlenceli hiç birşey yapamayız sorup durmayın” diyorum utanmadan küçücük çocuklara.

Sonra kaldığımız küçük sahil kasabasında yürüyüş oluyor. “Bir 20 dakika gideceğim” diyorum. “Hayır ölmeni istemiyoruz, biber gazı atarlar” diye ağlamaya başlıyor biri. Şok oluyorum, biz bunları onlara duyurmadık ki. Aynı ağlama krizi ertesi gün yatma öncesi tekrarlanıyor. “Ne zaman bitcek Taksim. Bitsin artık” diyor. Önce sakinleştiriyorum, sonra ne bildiğini anlamaya çalışıyorum. “Gözüme korkunç görüntüler geliyor, içim aktı” diyor. “İçim aktı” benim lafım, ben mi söyledim diye düşünüyorum. “İnsanların gözleri kör olmuş, biberden yanmışlar; doktorların yaralılara yardım etmesine izin vermemişler” diyor. Bunları nereden duyduğunu soruyorum. “Televizyondan işte” diyor. “O kadar kötü değil, yanlış anlamışsın” diyorum. “bir iki kaza olmuş sadece” deyip kafasındaki kurguyu değiştirmeye çalışıyorum. Sarılıyorum, “hep beraber güzel bir birşeyler düşünelim” diyorum. Beraber hayal kuruyoruz. Tam uyku öncesi bana “eee” diyor. “Bırak kessin ağaçları, o da görür o zaman ağaçsız yaşanmayacağını o da ölür havasızlıktan”. Hep sessizce olanları izleyen hiç ağlamayan diğer kızım “allah kötü duaları kabul etmez” diyor. “evet hep iyi dua edilir” diyorum, herkes için.

Kendime geliyorum sonra. Artık onlar varken televizyon yok, telefona bakmak yok. Çocuklar anlamıyor, görmüyor, ilgilenmiyor sanmamalı. Herşeyi biriktiriyorlar ve bir yerlerden patlak veriyor.  Birkaç gün önce yaşlı büyüklerimizden birine “Pınar telefona bakmaktan çocuklarına bakmıyor” dediği için içten içe nasıl kızdığım aklıma geliyor. Sonra utanıyorum kendimden, hafifletici sebeplerim olsa da içten içe hak veriyorum. Kapatıyorum teknolojiyi bir süreliğine.

photo credit: Ferminius via photopin cc



Pin It on Pinterest

Share This