Amerika’da alışamadıklarım

Amerika’da alışamadıklarım

Yazan: Pınar

Okuyucular

9 sene oldu Amerika’ya yerleşeli. İlk yıllar Türkiye’ye gittiğimde misafirlikten eve dönmüş gibi olurdum. Şimdi Türkiye’de kendimi misafir hissetmeye başladığım bir dönemdeyim ama Amerika’ya da evim diyemiyorum. Burada pek çok şeye alıştım aslında ama bazı şeylere alışamıyorum ki uyum açısından çok zorlanan bir kişi olduğumu sanmazdım önceleri.  Yani şimdi amaç hazır Türkiye’den yeni dönmüş olmanın hüznüyle “oy güzel vatanımda bunlar   olmaz” diye ağlaşmak vallahi değil. Zaten alışamadıklarım her zaman hoşuma gitmeyen şeyler de değil; listede halen şaşırmaya devam ettiklerim, ya da bir türlü benimseyemediklerim de var. Önce alışamadıklarımın bir listesi, sonra da alıştıklarımın listesini yapayım dedim.

Alışamadıklarım:

  • Herşeyin büyüğünün makbul olması: büyük ev, büyük araba, büyük köpek, büyük posiyon yemek.
  • Şekerli patlamış mısırlar. Sinemada patlamış mısırın üstüne yağ dökülmesi. Aslında herşeyin üstüne vıcık vıcık yağ ya da krema dökülmesi.
  • Arabaya olan bağımlılık ve arabasız hayatını sürdürmenin imkansıza yakınlığı.
  • Herkesin evinde ayrı bir çocuk parkı olması, çocukların ayrı ayrı oynaması, ortak çocuk parklarına da genelde arabayla ulaşmak zorunda kalmak.
  • Genelde gülümseyen ve merhaba iyi günler dileyen sıcak görünüşlü insanlarla merhaba ve iyi günlerden biraz daha derin bir iletişime geçmek için göstermen gereken insanüstü çaba.
  • Sabah kahvaltısında kola ve cips yiyen iş arkadaşları (ki diyebilirsiniz ki sana ne. Tabii bana ne sadece şaşırıyorum).
  • Herşey için (yaşgünü, işten ayrılış, geçmiş olsun, başın sağolsun,  konulu) kart yazma.
  • En normal bir konuda bile kullanılan “harika, mükemmel, nefis” gibi sıfatların fazlalığı ve tonlamalardaki heyecan.
  • Güzel görünen bahçelerde oturup sohbet eden insanların azlığı.
  • Komşunun, kendi çocuğuna akşam yemeğini verirken onun evine oynamaya gitmiş olan benim çocuğuma kraker vermesi; çocukların beraber oynadığı ortamlarda diğer çocukların yok sayılarak yiyecek malzemelerinin  ortaya çıkarılması türevinden odunluklar.
  • Herkesin “umursamıyorum, ilgilenmiyorum” lafını çok sıklıkla kullanması.
  • Her yemeğin önünde arkasında yanında cips konması.
  • Hemen hemen her ortamda ödül diye çocuklara şeker dağıtılması. (işte bunun yasaklanmasını istiyorum kanunla)
  • Marketteki hazır yemek reyonu ve bazen marketteki bir hazır ürüne restoran menüsünde rastlamak.
  • Doktorun verdiği ilaçların eczacı tarafından mililitresi mililitresine hesaplanıp çocuğun kusması vs gibi olabilecek kayıplar sonunda ilacın yetmemesi ve şurubun son dozunu tutturabilmek için ilaç şişesini sıyırma çabası.
  • Neyin nereden çıktığı belirsiz abartılmış sağlık faturaları. (ikizlerin olunca faturaları karşılaştırma şansın oluyor ve nasıl aldatıldığın bariz görünüyor)
  • Doktorların dava açılır korkusu ile olabilecek en kötü olasılıkları duygusuzca sıralaması.
  • Kim ararsa arasın (pazarlamacılar vs) telefon görüşmesinin ücretini beraber ödememiz.
  • Bir partiye götürdüğün yiyeceğin, içeceğin bitmeyen kısmını geri almak.
  • Her aktivitenin dakikası dakikasına hesaplanması.
  • Doğrudan yardım istemediğin sürece bariz yardıma ihtiyacın olduğu ortada da olsa (genelde) kimsenin sana yardım teklif etmemesi.
  • Sokakta tesadüfen karşılaştığın bir tanıdığının “merhaba”dan sonra “hoşçakal” demeden uzaklaşabilme potansiyelinin yüksekliği.
  • Mac-and-chesee denilen şeyin çocukların en sevdiği yemek olması.
  • Yaşgünü partilerindeki pastaların ve cupcakelerin üstündeki kremanın iğrençliği ve doğru düzgün pasta bulmanın zorluğu. Aslında pastane kavramının eksikliği (Bir avrupa dükkanı bulmazsanız tabii)
  • Kuaförden her zaman tarif ettiğimden çok farklı kısalıkta ve modelde bir saçla çıkacağım ve gereksiz bir sürü para ödeyeceğim gerçeği.
  • Eve temizlik için gelen görevlilerin evi bizim anladığımız anlamda temizlemeden gitmeleri ve geride kalan koca bir “ben niçin para ödedim” merakı. “Camı silenin çerçeveyi de silecek miyim, fiyata dahil değil” sorusunun normalliği.
  • Arabaya benzinini kendin koyman.
  • Arabanı, evini, aklına gelen her tamiratı kendin yapmak zorunda olman.
  • Çocukların ve büyüklerin kar yağarken bile flip-flopla gezebilmesi, hiç üşümemeleri.
  • Her zaman  size fazla para ödetmek için bir bahane bulunması ama faturaya itiraz edebilmek ve genelde borcu sildirtebilmek ya da azaltılmasını sağlayabilmek.
  • İşinizi telefonla halletmek zorunda olmak ama gerçek bir insana ulaşmak için kafayı yemeniz. Makinelerin sizin aksanınızı anlamama sorunu…
  • Tanıştığım dini bütün insanların İsa ya da Allah istiyor diyerek hayatlarında çok radikal değişiklikler yapabilmeleri.
  • Apartmanda kalıyorsan çoğunlukla insanlarla ortak çamaşırhane kullanıyor olma gerekliliği.
  • Su istediğinde içi buz dolu bir bardak gelmesi.
  • Yaptığın her hatada trafik polisinin dibinde bitmesi ve gerekeni yapması. (Siren sesinin bende stres yaratıyor olması bu hassasiyetime neden oluyor olabilir).
  • Birşey almak için markete gittiğinde ürün çeşidi fazlalığından yaşanan beyin burkulması.(belki bu benim beynimin küçüklüğündendir)
  • Sokakta başıboş hayvanların dolaşmaması gibi “medeniyet” algılarının altında yatan duygusuzluk (hayvanların sahiplendirilemeyince öldürülmesi)
  • Kapalı kamu alanlarının özellikle sinema ve marketlerin aşırı soğuk olması.
  • Genelde dünyanın Amerika’dan oluştuğu yanılgısının yaygınlığı ve Amerikan milliyetçiliğinin gücü.
  • Hiçbir şekilde esnemeyen kurallar.
  • Feet, mile, inch, ounce, pound, gallon, fahrenhayt gibi ölçü birimleri. (hala bizim sistemi kullanıyorum bir tek çocuklarla ilgili ölçüler buraya ait)

Eh tabii bu algıların hepsi herkese göre değişir; benim listenin kendi işini yapmaya üşenen, çok üşüyen, Türkiye’deki yemeklere bayılan biri tarafından yazıldığı çok belli oldu:-) Alıştıklarımı sonra yazacağım ki içimdeki Türkiye hüznü biraz hafiflesin.

 



6 Yorum

  1. Coguna katiliyorum. Yasadigimiz sehir ve muhit sebebiyle bazi seyler biraz daha farkli. Toplu tasima mevcut, mahalle parklari bol bol vs.

    Bir de ben uni sonrasi hayatimi burada kurdugum icin yazdigin bazi seyler benim “normal”lerim. Turkiye’ye gidince afalliyorum. 🙂

    • o yüzden aslında Türkiye’de bu var bu yok meselesinden ziyade alıştıklarım alışamadıklarım diye ikiye ayırdım 🙂 Çünkü farkediyorum ki zaman içinde bugün sana garip gelen 10 sene sonra normal gelmeye başlayabiliyor. Alıştıklarımın listesini de yaptım (haftaya) ama o zaman farkettim ki 9 senede benim de normallerim çok değişmiş 🙂

  2. Muhteşem bir yazı olmuş, her birinde kafa salladım. 6,5 sene yaşadığım Amerika’daki sevmediğim ve alışamadığım şeyleri harika anlatmışsın. 7,5 sene önce döndüğüme zaten hergün seviniyorum bir daha sevindim 🙂 Eğrisiyle doğrusuyla herşeyiyle ülkemde yaşamayı çok seviyorum. Şikayet etmiyor muyum bazı şeylere ve insanlara kıl olmuyor muyum? tabii ki oluyorum ama burada sanki gerçekten yaşıyorum orada öyle hissetmiyordum. Tabii ki Amerika da çok güzel ve orada yaşamayı seçen insanları da anlayabilirim hatta gerekirse yeniden gidip yaşarım ama gerekmemesini diliyorum. Eşime dedim sadece çocuklar sporcu olursa ve gitmek isterlerse giderim! çok teşekkürler harika yazı için devamını bekliyorum Ece

    • “gerçekten yaşıyorum” kısmına takıldım çünkü ben de ne zaman Türkiye’ye gelsem gerçekten o zaman yaşıyormuş gibi hissediyorum. Herkese göre değişen bir duygu bu tabii. Alıştıklarımı da yazdım, haftaya artık…Bir gün dönmek inşallah bizim için de mümkün olur 🙂

  3. Sitenizi 1 ay once kesfettim. Ozel bakima ihtiyac duyan cocuklar icin uygulamalar ararken…Cok basarili buldugumu soylemek isterim. Ben de 7 yildir Amerika’da yasiyorum. Alistiklariniz/alisamadiklariniz konusuna tamamen katiliyorum:) Sanirim Amerika’da alisip, vazgecmek istemediklerimizin Turkiye’de de olabilmesi en ideali olurdu. Cunku ben de buradayken hayat akiyor ve ben bir sekilde disinda kalip izliyormusum hissine siklikla kapiliyorum.
    Sizi takipteyim, tebrikler…

    • yurtdışında bizde de hep aynı his: hayat akıyor ve biz dışarıdan izliyoruz hissi. Var mıdır bir çaresi bilmem? Sevgiler…

Pin It on Pinterest

Share This