Amerika’da alıştıklarım

Amerika’da alıştıklarım

Yazan: Pınar

Bir önceki yazımda Amerika’da alışamadıklarımı yazmıştım. Şimdi de alıştıklarımı yazıyorum. Bunlara alışmış olmam bunların bazılarının yokluğunda ciddi rahatsız oluyorum, bazılarını 9 sene sonunda bile hala takdir ediyorum, bazıları ise “bence olmasa iyi olurdu” ama artık alıştım anlamına da gelebiliyor. Yani “Amerika’da yaşamak nasıl” sorusunu genelde insanlara sunulan standartlar üzerinden cevaplıyoruz ama standart dediğin değiştirilebilir/değişebilir birşey. Ama aslında cevap senin yaşadığın yerden ne beklediğine bağlı. Her insanın vazgeçemedikleri, vazgeçebildikleri farklı sonuç itibariyle… Ama kendi ülkeni geride bırakıp bir başka ülkeye geldiğinde hayatın sana getirdiği her olumsuzluğu bağlayabileceğin bir büyük günah keçisi bulmuş oluyorsun. “Burada olmasaydım böyle olmazdı”… Yoo, belki de olurdu, bilmiyorsun aslında.  Benim tek bildiğim, elmalarla armutları karşılaştırmak abesle iştigal. Elmayı yerken armudu armudu yerken elmayı düşünüp durduğunda ne yediğini anlamadığın da kesin. Neyse konumuza dönersek;

Alıştıklarım:

  • Kütüphaneler. Kütüphaneden alabileceğim kitap, dvd, müzik albümlerinin bolluğu. Kütüphanelere ek olarak çocuklara yönelik olanaklar. (çocuk müzeleri, bilim müzeleri etc)
  • Yaşdan, ünvanlardan, cinsiyet göstergelerinden bağımsız genelde herkese ismi ile hitap etmek ve herkesin de bana ismimle hitap etmesi. (Bence ODTÜ “Hocam”dan bile iyi, iletişim şekilleri iletişimde demokrasiyi de belirliyor iddiam var)
  • Yaya olduğum sürece arabaların mutlaka bana yol vermesi.
  • Kırmızı ışıkta arabamla durdum diye ya da belirlenen hız sınırında gittim diye korna yememek.
  • Park yeri sıkıntısı çekmemek, paralel park etmenin hayatımdan çıkması.
  • Engelliler için ayrılmış alanların hep boş bırakılması ve yanında hamilelerin/bebeklilerin parketmesi için de alan ayrılmış olması.
  • Kaldırımlardan bebek arabası ile rahatça inip çıkabilmek. Her türlü kapı, asansör, merdiven gibi düzenlemelerin yanyana ikiz puseti ya da tekelekli iskemleye geçiş imkanı sağlayacak kadar geniş olması.
  • Spor salonlarında, havuzlarda engelli insanlar için yapılan düzenlemeler ve bu sayede engelli kişilerin hayatın içerisinde olabilmesi.
  • Yolda gördüğüm “bu sokakta işitme/görme vs engelli bir çocuk var ona göre yavaş gidin” uyarılı trafik levhaları.
  • “Ben bunu ancak şu fiyata yaparım ama daha ucuza bulabilirsiniz, isterseniz sizi yönlendireyim” diyebilen iş ahlakı.
  • Yanlış gelen yemeğin doğrusu ile birlikte hesaptan düşülmesi ve hatanın bizden (aksan, çocuk gürültüsü, karmaşısı) kaynaklandığı durumlarda “gerek yok” dememize rağmen ısrarla bizden özür dilenmesi.
  • Çocuklarla restorandayken onlar için aktivite kağıtları ve boyaların getirilmesi.(Bu sene Türkiye’de bir restoranda rastladım)
  • İşin niteliğinden, kazandırdığı paradan bağımsız olarak yapan kişi tarafından fazlasıyla ciddiye alınması.(Bizdeki “ben bu işi yapacak adam mıyım, daha iyisine layığım” saplantısıyla hırsını başkasından çıkarıp işini savsaklayanları burada pek görmedim.)
  • Güleryüzlü servis elemanları, çok hızlı halledilebilen bürokratik işlemler.(ehliyet almak: göz kontrolü 5 dakika, resim çekilmek yan bankoda toplam 15 dakika; pasaport almak postanede, yarım saat falan vs)
  • Mektupla, internetle yapılabilen işlemler ve hatta oy sandığına gitmeden oy verebilmek.
  • Genelde gülümseyen ve merhaba deyip iyi günler dileyen insanlar. Teşekkür ederim, lütfen gibi kelimelerin yaygınlığı.
  • Beni etkileyen kural değişikliklerinde “siz nasıl rahat edecekseniz “diyerek seçme hakkının genelde bana tanınması.
  • Doktorun reçeteyi istediğim eczaneye yollaması, arabadan inmeden eczaneden ilaç alabilmek (ilacına bağlı olarak).
  • Çocuğumun otobüsü bir sebeple gecikecekse, ya da herhangi bir nedenden okul tatilse telefonla  haber verilmesi.
  • Tanıştığım çoğu dini bütün insanlarla inanışlarımız tamamen zıt bile olsa konuşabilmemiz ve de hassasiyetler üzerinde bile “genellikle” şaka yapabilmemiz.
  • Karşıt fikirli iki grubun aynı yerde pankart açabilmesi ama birbirilerini öldürmek bir yana dokunmamaları.
  • İnsanların kendi biyolojik çocukları üzerine bir-iki tane de çocuk evlat edinmeleri, bunu yapanların ünlü ve zengin olma koşulunun olmaması.
  • 3+ çocuklu kalabalık ailelerin bolluğu ve dolayısıyla 3 çocuklu olarak anormalmişim ya da başka bir dünyaya aitmişim hissine kapılmamam 🙂 (çok çocuk iyidir diye söylemedim yoksa asıl fikrim az çocuk öz çocuk)
  • Kurutma makinesi (gerçi artık Türkiye’de de bol miktarda ama ben giderken bu kadar yaygın değildi ve ayrıca farkındayım pek çevre dostu değil ama benim en iyi dostum olduğu kesin) ve donmuş sebze reyonundaki çeşitlilik (tazesi varken donmuşunu ne yapacaksınız tabii ki).
  • Bir işe başlamadan önce senden beklenenlerin açıkça konuşulması ve ondan fazla ya da eksik hiçbir sürprizle karşılaşmaman.
  • Temiz umumi tuvaletler, buralarda her türli hijyen malzemesinin ve  ayrıca bebek bezi değiştirme ortamının da bulunması.
  • Doktorla nadir olarak görüşmek ve alabileceğin sağlık hizmetlerinin çoğunu hemşirelerden almak.
  • Ne düşündüğünü evirip çevirmeden doğrudan söyleyebilmek ve “ayıp olur”cularla, “alındım”cılarla karşılaşmamak.
  • Sana söylenenlerin altında “ya öyle dedi ama bozuldu mu acaba” gibi  anlamlar aramak zorunda kalmamak.
  • Herkesin senin lafına güvenmesi ve kanıt istememesi (örneğin üniversite mezunuysan üstüne kimse sana diplomanı göreyim demez. Söze itimat).
  • Acil durumlarda çalan sirenler ve hemen gerekli tedbirleri almak (buna alışmak çok uzun sürdü ne yalan söyleyeyim. Biz Türküz bize birşey olmaz ya).
  • Kullandığın insan gücünün parasını hakkıyla ödemek zorunda olman. (Kafana dank ediyor ülkendeki insan sömürüsüne nasıl sen de ortak oluyorsun)
  • Satın aldığın hemen hemen her şey konusunda fikir değiştirebilmen ve sebep göstermek zorunda olmadan iade edebilmen.
  • Pek çok ürüne, bilinen markaya makul fiyatlar dahilinde ulaşabilmek (ve bunların Türkiyedeki fiyatlarına asla alışamıyorum şimdi)
  • Kapalı alanların yazın dondurucu derecede soğuk, kışın daraltıcı derecede sıcak olması. (Alıştım dediysem ona göre hazırlıklı olmaya alıştım). Sinema ve markete her daim yün hırkayla gitmeye ama çalışırken sıcaktan bunalmamaya çok alıştım mesela.
  • Çocuk parklarında çocukların birbirileri ile itişip kakışmasına, şiddete  izin verilmemesi ve buna çoğu ebeveynin müdahale etmesi.
  • Benden izinsiz çocuğuma dokunulmaması, yiyecek maddesi verilmemesi.
  • Çocuğumun doktor muayenesi sırasında doktorun özel yerlerine bakmak için sadece benden değil çocuğumdan da izin alması.
  • Herkesle aranda mekansal bir mesafe olması, kimsenin kimseye fazla yaklaşmaması.
  • Daha “yes” dediğim anda “neredensin” sorusu. İsmimi söylediğim anda “Hi, Pinaj” cevabı ve bunu düzeltmek için yaşadığımız gereksiz 10 dakika.
  • Kapıyı çalan izci kurabiyesi satan çocuklar, kiliseden gelip seni İsa’ya yakınlaştırmayı hedefleyen misyonerler (ilgilenmediğini söylersen kibarca gidiyorlar, ilgilenirsen anlatıyorlar. Birbirimizi öldürmüyoruz yani)
  • Topluluk içinde din, dil, mezhep, politik görüşü ve ayrıca birinin kilosu, rengi, hastalığı vesairesi gibi konuları kullanarak (genelde) muhabbet yapamama. (Türkiye’de bizzat karşılaştığm “ama o AKP’li, MHP’li, bıdı bıdılı” gibi yorumlarda “yani?” ya da “ay çok kilo almış/vermiş” yorumlarına “sana ne, bu ne cüret?” hissim dolup taşıyor o yüzden…
  • Yeşil alan ve suya ulaşabilmenin kolaylığı. Bayılıyorum aslında sel kapanı olan küçük su gölcükleri ve çevresinde park yeşil vs olan betonlaştırılmamış, AVM haline getirilmemiş alanlara kolayca rastlamaya, halk havuzlarına, spor merkezlerine vs. (Türkiye’de bunlara ulaşabilenler “zengin” kesim, burada “orta gelir grubu”…)
  • Evdeki fazlalıkları garajında satabilmek, uğraşmak istemiyorsan ilgili kurumlara kolayca ulaştırabilmek (tek zorluğu vergi durumları için liste yapma sıkıntısı) Vergi demişken, devlete ne kadar vergi ödeyeceğini senin oturup hesaplaman ve beyan etmen gerekiyor. Bu korkunç işe alışabilmemin tek sebebi bunu kocamın üstlenmesi sağolsun 🙂
  • Sigara kokusunun hayatımdan çıkması, sevdiğim insanların da sigarasına katlanmak zorunda kalmamam.
  • Hiçbir şekilde ve kişiye göre esnemeyen kurallar. (Buna alışıp alışmadığımdam emin değilim. Bazen alıştım böyle olmalı diyorum bazen inanılmaz kafayı yiyorum)

Ve son söz: Alıştıkların alışamadıkların konusunda artılar eksileri götürmüyor. İki liste arasında maddelerin senin için önemi ruh haline göre yer değiştiriyor. Hani bazı günler özlemeye bile alıştığını sanıyorsun ama sonra bir sabah hiç nedensiz ilk geldiğin günkü kadar yalnız hissedip özlemeye alışamayacağını sanıyorsun. Aslında nerede olursan ol alışsan da alışmasan da yaşıyorsun işte…

 



Pin It on Pinterest

Share This