Almanya’da Alıştıklarım

Almanya’da Alıştıklarım

Amerika ve Almanya’daki yaşantılarımızda alıştığımız ve alışamadığımız konular hakkında son yazımıza gelmiş bulunuyoruz. Daha önce Almanya’da Alışamadıklarım ile ilgili yazımı uzun Türkiye tatilimden döndükten hemen sonra yazmıştım. Tatil enerjisiyle olacak, bana ters gelen alışamadığım konuları yazmakta zorlandığımı hissetmiştim. Aradan bir süre daha geçti, alıştığım ve sevdiğim konuları yazarken bakalım aynı enerjiyi hissedebilecek miyim?

– Öncelikle hemen otopark konusundaki memnuniyetimi belirterek başlamak istiyorum. Büyük bir şehir merkezine ya da ormana bile gitseniz önemli değil, neresi olursa olsun kapalı/açık otoparkların mevcudiyeti, temizliği ve güvenilirliği. Sokaklarda ise neresinin park yeri olduğu tabelalarla belirtilmiş durumda ve max. 2 saat süreli, zamana bağlı bilet alınması gerekiyor. Bu süreyi 15 dakika geçirmeniz halinde sivil zabıtalar tarafından derhal ceza yazılıyor. Otopark alternatiflerin bolluğu nedeniyle bu uygulamayı da gayet olumlu karşılıyorum. Engelliler için ayrılmış alanların hep boş bırakılması da ayrı bir güzellik.
– Otoparkla başlayınca trafikle devam edeyim; trafikte hiç korna çalınmaması, yayaların, bisikletlilerin öncelikli olması ve buna rağmen buraya taşındığımdan beri hayatımdan trafik stresi kavramının çıkmış olması. Demek ki olabiliyormuş. Ayrıca dilediğiniz her yere ayrılmış bisiklet yollarıyla gidebilmek de hayatınıza süper bir aktiviteyi sokuyor.
– Kavşaklar gibi ortak alanların özel yeşil alan/bahçe düzenleme şirketlerine verilmesiyle ortaya çıkan nefis bahçeler yani aslında kavşaklar. Hem şirketler için iyi bir reklam hem de kentin görüntüsüne bir katkı. Sokakların temizliği konusunu ise pek çoğunuzun bildiğin tahmin ediyorum.
– 70 yaş üzeri nüfusun her işlerini kendileri yapmaları, hayattan kopmamaları tam aksine oldukça renkli bir sosyal hayatlarının olması. Eşleri vefat edenlerin yeni özel ilişkiler geliştirmeye devam etmeleri
– Özel hayata duyulan saygı
– Neredeyse her umumi tuvalette ayrıca bulunan emzirme ve alt değiştirme odası. Çoğunun paralı olmasına takılmıyorum, çünkü çok temizler.
– Ekonomik durumun gösteriş amaçlı kullanılmaması. Tam aksine para konularında konuşmanın uygun karşılanmaması
– Anaokullarında ailenin gelirine göre ücret belirlenmesi. En fakiriyle en zenginin çocuğunun aynı okula gidebilmesi
– İlkokulların ücretsiz olması
– Pek çoğunun neredeyse her yıl Avrupa’nın değişik bir yerinde tatile gitmeleri, bunun onlar için şehir değiştirmek gibi bir mantığının olması
-Bankaların, Türkiye’deki gibi kredi kartı sahiplerinden değil, gerçekten bankacılık yaparak para kazanmaları
– Çocuklar için ilkbahar ve sonbahar olmak üzere yılda iki kere düzenlenen ikinci el pazarları. Ayrıca pek çok ikinci el dükkanın olması. Yeni bir mont parasına çocuğun ayakkabıdan oyuncağa sezonluk tüm ihtiyaçlarını karşılayabilmek
– Çocuklu aileler için, bebeğin ilk yılından itibaren yüzmeden oyun grubuna kadar pek çok aktiviteye, yaşadığınız şehrin büyüklüğünden bağımsız, çok cüzi miktarlara ulaşılabilmesi
– Sen ve Siz zamirlerinin Türkçedeki mantıkla aynı olması. Yani ingilizcedeki gibi her ikisi için de tek kelime ‘You’ değil, ‘Du’ (Sen) ve ‘Sie’ (Siz) olarak farklı söylenmesi. Amerikalılar bana niyeyse bu yüzden biraz yapay geliyorlar. İlişkiniz ilerledikçe ‘Siz’ yerine ‘Sen’ i kullanmayı sorarak ve karşılıklı olarak aynı anda kullanmaya başlamak. Bu kimileri için son derece resmi ve gereksiz gelse de, bana göre hem insanların birbirlerine karşı saygısının tam yerleşmesini sağlıyor hem de samimiyeti artırıyor. Keşke başbakanımızdan, yan komşumuza kadar Türkiye’de de böyle bir kullanımımız olsaydı.
– Yolda çocuğunuzla yürürken, ‘Ay ne tatlı şeymiş’ deyip, şapur şupur öpen tanımadığınız insan türünün olmaması. İlla dokunmak istiyorlarsa, sizden izin almaları. Yahut örneğin, küçük bir şeker/çikolata vs hediye edeceklerse, direkt ona değil, önce size sormaları sonra yine sizin elinize vermeleri.
-Son olarak, sokak sanatçılarından bahsetmeden geçemeyeceğim. Şehrin büyüklüğünden bağımsız, akustiği iyi olan bir bina girişinde keman veya gitar çalıp şarkı söyleyenler veya meydanlardaki dans gösterileri, sokak resimleri, insan heykeller ve benzerleri pek çok Avrupa kentinde olduğu gibi burada da oldukça yaygın. Sokakta kendi halinizde yürürken bu tür gösterileri seyretmek en sevdiğim şeylerden biri.

Bunlar benim buradaki yaşantımda bence öne çıkmayı hakeden olumlu konular da…Bu arada alıştığım ve olumlu bulduğum konuları yazmaya çalışırken, aklıma ha bire sevmediğim ve burada alışamadığım şeylerin gelmesi de neyin nesi oluyor? Kafamın içinde sürekli bir sohbet, bazen atışma, bazen tartışma. ‘Bunlar iyi güzel de, ama buranın da şusu şöyle, insanların da busu kötü, bıdı bıdı…’ (inceltilmiş, müşkülpesent bir tonda okunacak)

Hani insanoğlunun hiçbir şeyi olduğu gibi kabül edememe ve hep daha çoğunu isteme konusunda önlenemez bir iştahı vardır ya, sanırım ben de bir noktada ondan nasibini alanlardanım.

Halbuki insan mantıklı düşünmeye başladığında, aslında hayatındaki herşeyin -aynen de- bu şekilde olmasını sağlayanın kendisi ve seçimleri olduğunu görmez mi? O zaman…
Hayattan şikayet edecek birşey yok, elimizdeki güzelliklerin değerini bilip yaşamaya devam…



2 Yorum

  1. pek coguna kakiliyorum ellerinize saglik biz d eIsvicredeyiz ve 8 sene Viyanada yasadim. bahsettiginiz hersey nerdeyse bu iki ulkede de ayni. Bu arada yurtdisinda oldugunuzu bilmiyordum kedim gibi gurbetci ve cocuklu bir blogger daha tanidigima sevindim

    • biz de öyle sizinle tanıştığımıza sevindik, sevgiler 🙂

Pin It on Pinterest

Share This