Muhallebi

Muhallebi

Yazan: Pınar

Okuyucular

Başlığa bakıp aldanmayın; bu bir çocuk istismarı yazısı. Çok sevdiğim bir abimizin hayatla ilgili bir sohbette  “Bazılarının muhallebi yerken bile dişi kırılır” dediğini hatırlıyorum. Ben ise muhallebi gibi bir hayata doğan ve genel olarak muhallebi kıvamlı bir hayat yaşayan şanslı azınlıktan görürüm kendimi. Sevgi dolu bir aileye doğmuş, hep gözünün içine bakılmış, ailesi tarafından dünyanın çirkinliklerinden hep korunmuş, yakın çevresinde bu çirkinliklerden nasibini alanlarla neredeyse hiç yüzleşmemiş, genelde her ortamda sevilmiş biri… Haklıyı haksızı,  hatta gerçek hayatı, kitaplardan, anlatılanlardan ve medyadan öğrenmiş muhallebi hayatlı bir kadın, bir anne…

Bugün ise Çocuk İstismarını Önleme Günü. Benim gibi muhallebi hayatlı birinin istismara dahil söyleyeceklerinin haliyle  kendi tecrübeleri ile oluşmadığını düşünüyorum (çok şükür tabii ki). Ama düşünürken garip bir şey oluveriyor; birden çocukluğumun en gerideki hatıralarından karelerin bir bir hücumuna uğramaya başlıyorum. Bunların bugüne kadar farkında olmadığım ya da gerilere ittiğim, çocukluğumdan itibaren birebir şahit olduğum istismar kareleri olduğunu, o günlere dönmeye çalıştığımda ise ne hissettiğimi asla hatırlayamadığımı farkediyorum. İşte Türkiye’nin 1980’lerinde büyümüş muhallebi hayatlı bir çocuğun şahit oldukları:

-Önce aklımda dayak yiyen küçük bir kız çocuğu, taş çatlasa 7-8 yaşında olmalı. Tam gözümün önünde “annecim vurma, vurma diye ağlayarak yalvarıyor. Ama annesi vurmaya devam ediyor. Ben sadece seyirciyim odanın bir köşesinde, ne hissettiğimi hatırlayamıyorum (5 yaşında falan olduğumu sanıyorum).  O çok iyi tanıdığım küçük kızın niye dayak yediğini hatırlayamıyorum. Anneme bile anlatmıyorum, korkudan saklıyor muyum yoksa önemsemiyor muyum? Hatırlamıyorum.  Sadece küçük kızın saç şekli var aklımda, bir de yüzündeki acıklı ifade. O anne ise etrafımdaki bir sürü çok sevdiğim, tonton topaç teyzelerden biri.

Anaokulunda küçücük bir oğlan çocuğu. Yaşı 5 olmalı. Ortada dağınık bir peçete ve beslenme çantası var, şu plastik, deliklilerden. Öğretmen çantasını toplamasını söylüyor, çocuk tınmıyor galiba. Sonra öğretmeni tarafından kulağından tutulmak suretiyle sandalyeden kaldırılıyor. Sonra çocuk kulağını acıtan elden kurtulup öğretmene saldırıyor. Bağırış çağırış boğuşma. Sonra iki öğretmen minnacık bir çocukla boğuşuyor, tek görüntü o bende. Gerisi yok, ne hissettiğimi de hatırlamıyorum ama o olaydan sonra her akşam, ama her akşam ağlayarak uyanan ve uzun süre ağlamaktan uyuyamayan o oğlan çocuğu benden 1.5 yaş küçük kardeşim. Anneme tek kelime etmiyorum, sanki hiçbirşey görmedim, ne hissettiğimi asla hatırlamıyorum. Beslenme çantasındaki peçetenin beyaz mavi pötükareleri net bir biçimde aklımda ama öğretmenin yüzü yok. Bu konuyu annemle konuşmamız için aradan 20 sene geçiyor.

-Ve  başka bir anaokul öğretmeninin yaramazlık yapan çocuklara verdiği cezayı da biliyorum. Sıcak kalorifere el tutturma cezası. Bunları yapanlar görünüşte dünyanın en şeker anaokulu öğretmenleri.

-Ankara’nın iyi semtlerinden birinde, iyi bir devlet ilkokulu. Çok seviyorum öğretmenimi, çok çalışkanım zaten. İki yana toplanmış uzun saçlarım, koskocaman yeşil gözlerim var. Ben de sevildiğimi biliyorum, en azından öyle hissediyorum.Ama yıllar sonra ilk kez bugün kafama dank ediyor okulda herkesin eşit sevilmediği.  Andımızı hep Özgelerin, Esraların , Pınarların okuttuğu, Tekmilelerin Şerifelerin arka roller verildiği bayram kutlamaları… Engelli çocukların öcü gibi gösterildiği “özel sınıf”lar… Hüseyinlerin kesinlikle Orkunlardan daha fazla kulağının çekildiği, tokat yediği kareler bir bir geçiyor gözümün önünden. Cetvelli sıra dayağı, ama benim parmaklarımın acıdığını hiç hatırlamıyorum. “Kapıcı çocuğu” lafı ve o parlak kumaşlı siyah önlükler geliyor aklıma. Bunları görerek büyüdüğüm bugün geliyor aklıma ama o anlardaki hissimi hiç hatırlayamıyorum, anneme bunlarla ilgili tek laf ettiğimi de…

Dayakla adam etmek. Annemin beni öğretmenlik yaptığı gecekondu bölgesindeki okula götürdüğünü hatırlıyorum, bayağı küçük olmalıyım çünkü 9-10 yaşındaki kızlara abla diyorum beni zıplatıyorlar. Oradaki çocukların annelerinin hep terayağlı bazlama gönderdiğini, çok güzel olduğunu, hapur hupur yediğimi hatırlıyorum. Oradaki çocuklardan ilk aklıma gelen sümüklü burunlar ve oğlan çocuklarının kazınmış saçları. O karede kazınmış bir çocuk kafasının koskoca bir el tarafından sarsılıp duvara çarptırıldığı niye gözümün önünde şu an, uyduruyor olabilir miyim? O elin sahibi, kibar bir öğretmen bey. Benzer hikayeyi geçen yaz İstanbul’da da duyuyorum…30 senede hiçbirşey değişmemiş mi yoksa?

-Ve bir kadın var gözümün önünde, kocasından dayak yemiş. “Beni sokağa attı, bu saatte ne yapayım” diye kapımızda.  Hasta ve kocası ondan boşanmak istiyor. Adamın sevgilisi de hazır. Kadının hasta haliyle gidecek yeri yok, boşanmak istemiyor onca dayağa. Bir de çocukları var, herşeye şahit.  Hep kol kırılıyor, yen içinde kalıyor. Hikayenin en sonunda adamın her istediği oluyor; yeni güzel anne çocuğuna bakıyor, kadın da hiç istemediği babaevine tıpış tıpış, çocuğundan ayrı. O çocuk nasıl büyüyor dersiniz o babanın yanında? Adamın apartmanda işgüç sahibi, kibar, nazik bir beyefendi olarak bilindiğini söylememe gerek var mı?

-Ve düşünmeye başlayınca daha korkuncu bile geliyor aklıma. Bir abi hatırlıyorum mesela, bizi saklambaç oynarken saklanmak için bir yerlere götürmeye ikna etmeye çalışan. İkna etti mi hatırlayamıyorum, hatırlamak da istemiyorum. Sokağın efendi delikanlılarından birisi. Ya da binmek zorunda kaldığımız kalabalık otobüslerde  dibimizde biten manyakları, yanımızdan uzaklaştırmak için gizlice attığımız bin taklayı. Niye bu taklalar gizli, niye açık açık değil diye sormak bugün aklıma geliyor.

-Sonra sokakta dilenen çocuklar, korkarak yanlarından uzaklaştığımız tinerci çocuklar. En fazla bir sandviç alıp verdiğin ya da çok ağlamasına dayanamayıp  para verdiğin ama sonra bunun bir numara olduğunu farkettiklerin. Anlık üzülüp sonra unuttuğun bir sürü çocuk. O kadar insan tanıyorum sanırım çoğunun bu çocuklara kalbi sızlar ama içlerinden sadece  birini biliyorum, tinerci bir çocukla oturup insan gibi konuşmaya korkmayan, onu anlamaya çalışan…

İşte hikaye bu, Türkiye’de en muhallebi hayatlımız bile çocuk istismarına şahit olarak büyüyor, bunun istismar olduğunu bile çoğu kez farketmeyerek ya da görmemezlikten gelerek, “beni ilgilendirmez” diyerek. “Muhallebi yerken bile dişi kırılanlar”sa kim bilir neler yaşıyor. İstismara uğrayan da, şahit olan da susuyor genelde. Hatta istismarın ne olduğu konusunda bile hemfikir değiliz. Çocuk istismarı hepimizi ilgilendirir, o yüzden susmayalım. En azından bugün…

Çocuklarımızla bu konuyu konuşalım. Annem herşeyi benim alnımdan okurdu. Hala doğru soruyu gözlerime bakıp sormayı başardığında ona herşeyi bülbül gibi şakımamam için birine söz vermiş falan olmam gerekir. Hep anlatan, hep konuşan bir çocuktum ama bunların hiçbirini ona anlatmadığımı şimdi farkediyorum. Ama konusu geçseydi belki konuşurduk diyorum bugünkü aklımla, belki sesimizi o zamandan çıkarmaya başlardık. Çocuklarla sevmediğimiz konuları da konuşmamız gerek: Çocuk İstismarı Konusunda Çocuklara Öğretilmesi gerekenler.

Ve bugünü fırsat bilerek çocuk istismarını (sadece çocuk istismarını değil din istismarını, ayrımcılığı da) çok çarpıcı biçimde anlatan bir romanı da herkese  öneriyorum. Sezgin Kaymaz, KÜN. (Bu yazı yazıldığında henüz Deccal’ın Hatırı ve Kısas çıkmamıştı ki asıl onları okumak gerek çocuk istismarını  gerçekten anlayabilmek için)

istismar

*Başlıktaki resim İspanya’da çocuk istismarına yönelik sadece çocukların görebilmesi için yapılan bir posterden alınmıştır. Haberin detayları burada.



1 Yorum

  1. Bu konu toplumumuz için çok önemli! Değindiğiniz için teşekkür ediyorum. Bir de ‘başkasına yapılan şiddeti görmek’ de çocuk istismarı olarak eklense bu listeye, sevineceğim.

Pin It on Pinterest

Share This